4 Şubat 2026 Çarşamba

Bir Poliglotun Deneyimleriyle Dil Öğrenme Süreci

 


 Sıla KÜTÜK

Yabancı dil bilmek yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bireyin dünyaya bakış açısını şekillendiren önemli bir beceri. Bu söyleşide, birden fazla dili ileri düzeyde konuşabilen poliglot Kiram Aşirov ile dil öğrenme süreci, kullanılan yöntemler ve çok dilliliğin bireyin hayatına etkileri üzerine konuştuk Kiram Aşirov, yarı Rus yarı Tatar olduğunu söylüyor. Yaklaşık 8 yıldır Türkiye'de yaşıyor. Hacettepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun olan Aşirov, dil öğrenme ve öğretme üzerine çalışıyor.

Merhaba. İlk öğrendiğiniz yabancı dil hangisiydi?

Sanırım İngilizce diyemeyeceğim, Türkçedir. Çünkü ben buraya gelmeden önce İngilizceyi tam olarak bilmiyordum. Dolayısıyla Türkçe diyeceğim. Çünkü Türk lisesini bitirdim. Sıralamaya Rusça, Türkçe, İngilizce demek daha doğru olur. Aşama aşama dil öğrendim diyebilirim.

Dil öğrenirken en çok zorlandığınız aşama neydi?

Dil öğrenirken çok zorlandığım aşama neydi? Güzel bir soru. Aslında farklı dillerde farklı zorluklar olabiliyor. Ancak herhalde konuşabilecek birini bulmak benim için en zoruydu çünkü pratik yapacak birilerini kolayca bulamıyorsun. Mesela İngilizce ise sorun yok, tamam. Türkçe için de geçerli zaten herkes Türk etrafımda. Ancak örnek veriyorum; Fransızca, İspanyolca, Endonezce, Arapça... Hani konuşabileceğin insanları bulmak daha zor olduğu için kendi kendine konuşmak zorunda kalıyorsun. Pratiği de kendi kendinize yapıyorsunuz. Sanırım en büyük sorun buydu benim için.

Dil bilgisi mi, konuşma pratiği mi sizin için daha önemli?

Dil bilgisi ya da konuşma pratiği... Bu biraz şey gibi bir soru oluyor; su mu daha önemli yemek mi daha önemli? Aslında ikisi birlikte götürülmeli. Zamanına göre, duruma göre belirli yüzdeliklerde verilmesi gerekiyor. Bazen belki daha fazla dil bilgisine odaklanabilirsiniz, bazen daha fazla konuşmaya odaklanabilirsiniz ama bence en iyisi -ki öğrettiğim şekilde de zaten bu oluyor- örnek veriyorum bir gramer yapısını öğreniyorsunuz, hemen onu kullanmak lazım. Konuşmadan veyahut öğretirken -ben böyle yapıyorum- öğretirken ne yapıyorum? Birçok gramer kuralını, öğrencim anlamadan veriyorum. Ve sonrasında mesela artık buna isim koyuyoruz. Çünkü bir gramer kuralına isim koyunca sonrasında herkesin kafası karışıyor. Çünkü herkes mükemmeliyetçi ya, "Hemen öğrenelim" derdinde. Dolayısıyla bence ikisini bir arada götürmek gerekiyor. Elbette bunun bazı yöntemleri, teknikleri var.

Kendi geliştirdiğiniz özel bir öğrenme tekniğiniz var mı?

Tabii ki. Ben ne yapıyorum? İlk olarak örneğin bir metni alıyorum önce onu sesli okurum. Ondan sonra dinlerim; Sonrasında bir daha okurum. Sonrasında bildiğim kelimeleri mesela çizerim; "Ha ben bunu biliyorum" diyerek öğrenirim. Bilmediğim kelimenin anlamlarını kendim çıkarmaya çalışırım. Düşünürüm, sonrasında bakarım anlamına; "Ha bu böyleymiş, bu böyleymiş." Ondan sonra aynı konu hakkında bir küçük bir yazı yazmaya çalışırım ya da bu metin konusunda fikrimi yazarım. Ve kendi kendime konuşurum; "Ben bu konuda ne düşünüyorum?" Aslında burada 4 beceriyi de geliştirmiş oluyoruz. Hepsini bir arada bu şekilde toplamış oluyorum. Bu yöntem size hem motivasyon hem beceri kazandırır dil öğrenirken.

Dil öğrenirken motivasyonunuzu nasıl koruyorsunuz?

Güzel bir soru. Nasıl biliyor musun? Şimdi dil bir alettir ve dil bir yaşamdır. Bunu günlük hayatımızda kullanmamız gerekiyor. Sanırım en büyük motivasyonlardan bir tanesi şu: Bir kere herkes şunu diyor; "Aferin sana, işte öğrendin" Bunu duymak da güzel, yalan yok şimdi. Ben tabii diyeceğim ki "Ben insanların fikirlerini önemsemiyorum" ama insanların bu övmeleri de hoşuna gider. Çünkü neden? Bu senin insanların gözündeki itibarını arttırıyor, imajını arttırıyor, senin entelektüel seviyeni arttırıyor. Bu benim hoşuma gidiyor. Bir de şu var; ben sürekli bunları entegre etmeye çalışıyorum. Ne gibi? Mesela diplomatik resepsiyonlara gidiyorum, zorluyorum kendimi "Git konuş, sosyalleş" ya da mesela örnek veriyorum fuarlara katılıyorum, ticaret alanında bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ben bunları kullandıkça ve bunların işime yaradığını gördükçe çok mutlu oluyorum. Sonrasında diyorum ki; "Tamam o zaman devam." Aksi halde siz bunu kullanmazsanız diyeceksiniz ki "Ben o zaman niye uğraşıyorum?" Çünkü insanın yapısı bu; biz her zaman verdiğimiz emeğin meyvesini görmek isteriz. Dolayısıyla herkese tavsiyem; kendi alanınızda en azından bunu pratiğe dökebileceğiniz yerlere gidin, programlara katılın, bu alanda çalışan insanlarla irtibata geçin ki öğrendiğiniz dil boşa gitmesin. Kendinizi gösterin. Kesinlikle. Aksi halde niye dil öğreniyoruz? Kendinizi gösterdikçe ve o dilde konuştukça öz güveniniz ve dil becerileriniz hakkında daha fazla fikre sahip olacaksınız

Birden fazla dil bilmek öz güveninizi nasıl etkiledi?

Bu konuda mütevazı kalmak çok zor. Benden çok daha fazla dil bilen ve benden daha iyi konuşan bir sürü insan var. Ama buradaki olay ne biliyor musun? Tamam kendini daha iyi hissediyorsun elbette ama burada en çok sağlanan avantaj şu; gerçekten empati seviyen artıyor. Daha farklı pencereden hayata bakmaya başlıyorsun. Çünkü bir dili öğrenmek sadece kelimeleri öğrenmek değil. Dil aynı zamanda kültürün parçası, dinin, o coğrafyanın, geleneklerin, mutfağın... Her şeyin bir parçası. Sen onu tümüyle almış oluyorsun. Ve birçok farklı açıdan bakabiliyorsun aslında. Birkaç insanın yapacağı işi sen kendin yapıyorsun. Ve bence bu çok havalı bir şey. Mesela şu bile olabiliyor; insanları daha iyi analiz edebiliyorsun, kimin ne zaman ne diyeceğini bile tahmin edebiliyorsun. Bilmiyorum bu nasıl böyle çalışıyor, en azından ben bunu kendimde görebiliyorum. Yaratıcılık seviyen artıyor. Çünkü şey gibi düşün, insanın yaratıcılığı aslında kendi kafamızdan uydurduğumuz şeyler değil; gördüğümüz her şeyin, duyduğumuz her şeyin bir kombinasyonudur, bileşimidir. Sen ne kadar daha çok veri alırsan farklı yerlerden, ne kadar daha farklılaşmış veriler alırsan o halde yaratıcılık seviyen de artacak. Ve bu insanın günlük hayatında, kendi işinde de çok faydalı olacak. Kendi yarattığınız bir kombinasyon olur demek istiyorum aslında. Bu durum da farklı kombinasyonlar ve farklı bakış açıları demek oluyor bizim için.

Farklı dillerde düşünmek sizce insanın bakış açısını değiştirir mi?

Kesinlikle. Wittgenstein'ın bir sözü var: "Bizim dünyamız bildiğimiz sözcük kadardır." 400 kelimeyle düşünen insan, 1000 kelimeyle ya da 10.000 kelimeyle düşünen insan aynı olabilir mi? Hayır. Hele bu farklı diller de olunca... Bunları çünkü kafanda tutuyorsun. Bu ne demek? Beyinde sinirler arasında daha fazla bağlantı kuruluyor. Bu senin çok daha geniş düşünmeni sağlıyor. Ve bunu dil dışında bu kadar sağlayabilen başka bir alan, unsur var mı onu da bilmem. Bence dil, beyni en çok gençleştiren, beyni en çok geliştiren alan olabilir. Çünkü kendini zorlamak zorundasın. Şimdi mesela iki dil düşün; sen bir tane dilde bardak kelimesini öğrendin, sonra İngilizce öğrendin. Diyorsun ki "cup". Şimdi beyin onların arasında bağlantı kuracak. Bir tane daha dil, onların arasında bağlantı kuracak. Bir keline daha mı? Bir bağlantı daha oluyor. Ve bir insan sürekli bu dilleri kullanıyorsa inanılmaz durum ortaya çıkıyor. Gerçekten çok farklı bakmaya başlıyor dünyaya. Bildiğim dillerin ait olduğu farklı kültürler, farklı aitlikleri var. Farklı bakış açılarından bakabiliyor olmak sizi bir üst noktaya taşıyor.

Siz 7 dil biliyorsunuz. Bu diller hangileri?

Ben bugüne kadar 17 dil üzerine çalıştım ama 7'sini konuşuyorum. Rusça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Arapça, İspanyolca ve Endonezce. Şu an İtalyanca öğreniyorum. Önceden Çince öğreniyordum, birkaç kez başladım bıraktım. Sonrasında yine devam etmeyi düşünüyorum buna. Bir de Farsça ve Almanca öğrenmek istiyorum. Bu bir bağımlılık haline getiriyor aslında. Bağımlı oluyorsunuz, duramıyorsunuz. Çünkü bu sizin aynı zamanda yeteneğiniz olmaya başlıyor. Benim hayatım boyunca en çok yatırım yaptığım alan o olduğu için onu kesinlikle geliştirmeye devam etmem gerekiyor. Neden? Çünkü ben hem öğretmenim, hem tercümanım, hem bir dilbilimci olarak çalışma yapmayı düşünüyorum. Dolayısıyla poligot birisi olarak daha çok yatırım yaparsam, insanlara daha çok fayda dokunacağını düşünüyorum. 

Poliglot olmak hayatınıza ne kattı?

Ne katmadı ki? Sana şöyle diyebilirim; sanırım poligot olmak ve Kiram özdeşleşmiş. Aynı kavramlar. Yani bunu çıkardığında sanki geriye bir şey kalmıyor. Elbette var ama bu benim kimliğimi, en büyük unsurumu oluşturan bir şey. Sanırım poliglotluk hem itibar, hem anlayış, hem yaratıcılık, hem empati seviyesi konusunda her yönden beni geliştirmiş oldu. Ve her kapıyı açıyor biliyor musun? Çünkü şöyle; mesela bir yere gidiyorum ve orada mesela belki teklif alıyorumdur. İnsanlar bunu duyunca diyorlar ki "Ben de istiyorum ki bu insan benimle çalışsın." Sürekli iş teklifleri geliyor veyahut bazen hocalarım tarafından sürekli asistanlık teklif ediliyor. Çünkü birçok dili bilmek şu anlama geliyor; bir kere bu insan sorumluluk sahibi. Bu insan böyle heveslenip sonrasında "A işte yapamadım" diyecek bir insan değil. Bu da bence çok önemli. Kendi işini de kuracaksan, bir yerde, akademide de çalışacaksan devamlılık son derece önemli. Devamlılık olmadıkça insan hiçbir şey yapamaz ki. Başladığı her işi bırakır o zaman.

Poliglot olmak sizi işinizde öne çıkarmış olmalı. Kariyerinizde size ne gibi avantajlar sağladı?

Dediğim gibi... Öne geçiriyor biliyor musun? Ve şu da var; bir alanda uzman değilsen bile insanın dil bilmesi sanki her şeyi yapabileceği anlamına geliyor insanların gözünde. Örnek veriyorum; mesela ben ihracatta da çalıştım, aslımda hiçbir alakam yok, alıyorlar ama. Örnek veriyorum başka bir alan, emlakçılık mesela ya da başka bir şey... Evet Farklı kılınan bir özelliğiniz var, sıradan insanlardan parlayarak öne çıkıyorsunuz. Dediğim gibi mesela bir şey bilmiyorsan bile seni çağıracaklar. Çünkü gerçekten dilleri bilmek insanlara güven veriyor. Yani ben bunu öğrencilerimde de görüyorum. Her anlamda tabii ki de. Bu iş anlamında, özel sektör olsun, devlet olsun ya da mesela sendikalar, herhangi bir durumda sizi herkesten bir adım öne atıyor. 2 dil bildiğinizi düşünün; 3, 4 hatta 5... Dil bilmeniz ne kadar büyük bir avantaj sağlıyor. Ama tabii ki de bunun için devamlı olarak kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Disiplinle çalışmanız gerekiyor. Çünkü dillerde "Ben bildim, bitti" diye bir durum yok. Vallahi ben 10 senedir bunlar üzerine çalışıyorum, her gün yeniden cahil olduğumu keşfediyorum. Mesela Türkçe ya da İngilizce ikisi de benim ana dilim gibi ama her gün yeni bir şey öğrenebiliyorum. Çünkü bu böyle; bizim tamamen "İşte ben dilleri biliyorum, ben bunu öğrendim" diyebileceğimiz bir durumumuz yok. Dillerde seviye seviye ayrım var, ben buna çok inanmıyorum. Çünkü C1 olabilirsin ama yine de birçok şeyi anlatamıyor da olabilirsin. Ana dilimizde bile çünkü bazen bilmediğimiz şeyler oluyor. Dil öğrenirken zorlanılan yerler elbette olabilir ancak avantajlarının daha çok olduğunu düşünüyorum.

Dil öğrenirken zorlanan birisine önerileriniz neler olur?

Disiplinli ve düzenli çalışmak, konuşmaktan korkmamak vereceğim en iyi tavsiye olur sanırım. Konuşurken hata yapmaktan çok çekiniyor dil öğrenen kişiler. Ancak ne kadar hata yaparsak o kadar iyi bir durum bu. Çünkü düzeltip öğrenebileceğimiz daha çok bilgi var demektir. Vereceğim bir diğer tavsiye öğrenecekleri dili rutinlerine entegre etmeleri gerektiğidir. Günlük hayatınızın bir parçası olmalı. Öğreneceğiniz dilde dizi ya da film izlemek, şarkı dinlemek, yazı yazmak ya da video çekmek sizi ilerletir. Korkmadan konuşmalısınız, hatasız olmalı diye düşünülmemeli. Vereceğim en iyi tavsiye bu olabilir.

20 Aralık 2024 Cuma

TARIK Ü.: “ 120 KG UYUŞTURUCUYLA YAKALANDIM 65 KG İLE YARGILANDIM”

 Sultan AĞYAR

 Mayıs 2023 seçimlerinden sonra Türkiye’nin çeşitli illerinde ve özellikle de İstanbul’da yakalanan uluslararası uyuşturucu baronları ve el konulan uyuşturucu maddeler gündemdeki yerini korurken, İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı İsmail UÇAR bir mektupla Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna adliyede oluşturulan  uyuşturucu-rüşvet çarkını anlattı. Başsavcı UÇAR mektubunu şöyle bitiriyordu:

Uyuşturucu gibi kötü bir melaneti hoşgören, örgüt elebaşlarını yeni suç işleyeceklerini bile bile yargılama bile yapmadan salıveren, çalışma arkadaşlarımız üzerinde korku imparatorluğu oluşturup mobinge maruz brakan, tavassutta bulunan, yargılamayı etkilemeye teşebbüs eden örgütlü ya da örgütsüz bu yapıların çökertilmesi için gereğinin yapılması yüksek takdirlerinize arz olunur.”

            Özellikle son beş yılda adliye ve emniyet mensuplarının bir kısmının uyuşturucu çarkının içinde yer aldıkları bilgi ve belgelerle ispatlansa da bunların sadece buzdağının görünen kısmı olduğu bilinen bir gerçek. Milli bir sporcu iken ardı ardına yaşadığı birçok olay sonrasında kendini uyuşturucu ticaretinin merkezinde bulan Tarık Ü. ile kendi bireysel serüveninde Ankara’da adliye,emniyet ve cezaevinde maruz kaldığı usulsüzlükleri ve çürümüş düzeni konuştuk.

 

Tarık Ü.  kimdir?

            Şu an 33 yaşında olan Tarık Ü., 3 yaşındayken geçirdiği hastalık sonucunda işitme duyusunu kaybetti. Konuşma ve işitme engelli bir birey olarak öğrenim hayatı ve sosyal yaşantısında dışlanma ve ötekileştirilme problemlerini en üst seviyede yaşadı. Ailesinin desteği ile başladığı spor hayatında milli formayı (boks dalında) giyene kadar yükseldi. Sporu bırakmasının ardından masum bir şekilde başladığı hayat yolculuğunda çok sayıda olaya bulaşan, şizofreni teşhisi konulan bir suçlu haline geldi.

Milli bir boksörken suç dünyasına nasıl bulaştınız?

            Aslında ben boksu bıraktıktan sonra yasal olan bir işim vardı. Oturduğum mahallede bir internet kafe açtım. Eniştem işlediği bir suçtan ötürü cezaevine girince benden sahibi olduğu oto kiralama dükkanına geçip işleri takip etmemi istedi. Ablamın ve eniştemin üzerine birçok araç vardı. Ben de onlara sahip çıkma adına orada işe başladım. Eniştemin ortağı ile sorun yaşamasından sonra, ablam ortaklıktan rahatsız olduğu için aracını  geri istedi.  İki gün sonra ablamın aracı müşteriden geldi ve ben gidip aracı teslim aldım. Eniştemin ortağı (Harun) beni bir gün sonra arayarak araçta bir çantasının olduğunu söyledi. Bir alışveriş merkezinin otoparkındaki yıkama bölümünde buluşarak emanetini geri almak istedi. Belirtilen yere gittiğimde   çantayı  aldı.  Sonra bagaja geri koymuş ve ben bunu görmedim. Ben eve doğru yolda giderken ilk kırmızı ışıkta durduğumda etrafımı polisler çevirdi ve beni yere yatırıp kelepçelediler. Aracın bagaj kısmında Harun’un çantası duruyordu içini açtılar. Poşet içerisinde 1 kg esrar çıktı. Ben bu esrarın bana ait olmadığını ve asıl suçlunun biraz önce yanımda olduğunu söyledim. Niçin o zaman operasyon yapmadınız dememe rağmen polisler beni dinlemedi ve emniyete götürdüler. Suça ilk bulaşmam bu oldu.

            Anladığım kadarıyla işlemediğiniz bir suçtan dolayı ceza aldınız.

            Tam olarak öyle oldu. Ben emniyette iken işitme ve konuşma engelli olduğum için bana yöneltilen hiçbir suçlamayı tam olarak anlamadım. O zamanki işitme  cihazım şimdiki kadar gelişmiş değildi. Her önüne gelen büyük bir suçluymuşum gibi beni bir aşağı bir yukarı ittirip kaktırdılar. En sonunda Harun tarafından gönderildiğini söyleyen bir avukat geldi. Avukat bana bu malzemenin bana ait olduğunu  kabul etmemin hepimiz açısından iyi olacağını söyledi. Ben kendisine, “Harun’un suçunu ben niye üstleneyim gelsin adam gibi itiraf etsin niye beni yakıyorsunuz” dedim. Avukat ise bana “Hiçbir şey ispatlayamazsın bu işin sonunda araç ablanın üstüne olduğu için emniyet ablanı alır, aracında çıkan uyuşturucunun hesabını ablan verir o zaman” diyerek beni tehdit etti. Ben de hem çaresizlik hem de kanun nizam bilmememden dolayı ablama bir zarar gelmesin diye suçu  üstlendim. Mahkeme beni tutukladı ve 4 ay cezaevinde yattım. Bu süre içerisinde ablam yeni bir avukat tuttu ve ben koşullu salıverildim.

            Bundan başka bir suç işlediniz mi?

            Ben cezaevindeyken ailem internet kafemi boşalttı. Ablam avukata çok yüklü miktarda  ücret ödedi. Maddi ve manevi olarak büyük yara aldık. Cezaevinden çıktıktan bir gün sonra Harun’un işyerine giderek gereğini yaptım.

            Gereğini yaptım derken?

            Böyle bir şerefsizliği bana, enişteme, ablama nasıl yaparsın dediğimde sırıtarak ukala bir şekilde “ne olmuş olur böyle şeyler” dedi. Ben daha önce de bahsettiğim gibi boksörüm. Geçirdiğim zorlu süreç ve aldığım cevap sonunda öfke patlaması yaşadım. Birçok kemiği kırılana ve bayılana kadar Harun’u dövdüm. Kimse bizi ayırmaya cesaret edemedi. Ben tehditler ve küfürler savurarak kiralama dükkanından çıkıp eve gittim. Uzun bir süre polislerin gelip beni almasını beklememe rağmen kimse gelmedi. O kadar yaralanmasına rağmen ve bir çok şahit olmasına rağmen benden şikayetçi olmamış.

            Yani suç dünyasındaki usül bu mudur? Şikayetçi olmazlar mı?

            Tam olarak usül diyemem. Hem benim başımı yaktı hem de ablamdan dolayı eniştemin şimşeklerini üzerine çekince korktu. Ben işyerinden çıkarken “Maddi manevi bütün zararı karşılayacaksın yoksa hergün ailenden birini bu hale getiririm. En sonunda da sen elimde kalırsın” dedim. O da uyarılarımı dikkate aldı sanırım. (Hafifçe gülümsüyor, hem suçlu hem  güçlü olmanın o tehlikeli hazzını yaşıyor belki de…)

            Peki mahkeme süreci nasıl devam etti?

            O da ayrı bir çile. Ben cezaevinden çıktıktan sonra böbrek rahatsızlığım başladı. Haftada iki üç kere diyalize gitmeye başladım. Aylarca devam etti bu durum. Bir gün diyalize giriyorum, ertesi gün ise ölü gibi yatıyorum. Yerimden kalkacak, adım atacak halim yoktu. En sonunda ablam bana bir böbreğini verdi. Böbrek naklinden sonra düzeldim. Böbrek ameliyatından sonra kulağımdan bir ameliyat daha oldum. Şimdi kafatasımın içinde bir çip var. Dışardan da bu çip için bir cihaz var. İstediğim zaman söküp takabildiğim. Mıknatısla kafama yapışıyor. Artık insanları çok daha rahat duyup anlayabiliyorum ve eskiye oranla çok daha iyi konuşabiliyorum. Tüm bu tedavi süreci boyunca tabii mahkemelere hiç gidemedim. Mahkeme benin gıyabımda 8 sene ceza verdi. Halen yargıtayda dosya. Zerre kadar suçum yokken al sana 8 yıl.

            Peki daha sonra yaşadığınız maddi ve manevi kaybı telafi edebildiniz mi? O kısmı anlatmadınız.

            Ben iyileştikten sonra Harun’un yanına gittim. İçeri girince panik yaptı. Ben ona “Bu kadar zararı nasıl karşılayacaksın? Ben niye senin yerine 8 yıl ceza alıyorum?” diyerek bağırıp çağırdım. Harun ve iki çalışanı o sırada arkalarındaki bir şeyleri  kapatmaya çalışıyorlardı. Ben bunları ittirerek arkalarına  baktığımda iki adet çuval gördüm. Çuvalları açtığımda ağzına kadar esrar dolu olduğunu fark ettim. Harun bana “Bunları satıp sana olan tüm borcu harcı kapatacağım” dedi. Ben de ona zarar olsun diye çuvalları alıp arabama koydum. “Ben kendim satar kendi zararımı çıkartırım” dedim. Harun, “Bu malların parasını ödeyemezsem beni öldürürler” dedi. “İnşallah geberirsin” diyerek ordan uzaklaştım.  Amacım bu malları bir şekilde satıp ablama olan bocumu kapatmaktı. İlk olaylar olduktan sonra ablam bizim evde yaşamaya başlamıştı. Malları ablamın boş olan evine götürüp sakladım. Uzun bir süre malları satmaya çalıştım, fakat bir türlü satamadım ve mallar elimde kaldı. Bu sırada Harun’un mal aldığı adamların onun peşine düştüğünü ve  şehir dışına kaçtığını öğrendim. Ben de polisi arayıp birinden zorla iki çuval esrar aldım size teslim etmek istiyorum dedim. Polislerle eve gidip iki çuvalı teslim ettim. Olan biteni olduğu gibi anlattım. Polisler sanki ben ihbar etmemişim de kendileri operasyonla yakalamış gibi tutanak tutmuşlar.

            Çünkü polisler kendileri operasyonla uyuşturucu yakaladıkları için ödül alıyorlar.

            Öyle olduğunu ben de sonradan cezaevinde öğrendim. Üstüne üstlük hem de teslim ettiğim uyuşturucunun yarısını kayda geçmişler. Durduk yere ödül al, üstüne bir de uyuşturucu çal.. Öyle az uz da değil 55 kg…

            Nasıl yani teslim ettiğiniz miktardan daha azını mı kayda geçtiler?

Tabii tabii. Ben de daha sonra mahkemede öğrendim. Önce emniyete gittik.  Emniyette bana “Sen nasıl olur da 120 kg mala çökersin, buna kim inanır” dediklerinde bütün dünya başıma yıkıldı. Saatlerce olayı onlarca kez ayrı ayrı kişiye anlatmama rağmen bana kimse inanmadı. Dönüp dolaşıp “Bu ev kimin, malı kim adına sakladın” dediklerinde beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü ev ablamındı. Ben de sağlığımı, her şeyimi borçlu olduğum  ablama zarar gelmesin diye onlar ne anlattıysa, ne tutanak tuttularsa imzaladım. Mahkemeye sevk olduktan sonra olanı biteni gerçek haliyle hakime anlattım. Hakim bana, “Oğlum 65 kg esrarla yakalanıp masumum mu diyorsun” dedi. Ben de mal 120 kg efendim bizzat tartılırken gördüm diyerek itiraz ettim. Burada 65 kg yazıyor dedikten sonra ben tekrar, gözümle gördüm 55 kg eksik dedim. Hakim “Sağına soluna bakarak bu çocuk deli, aklından zoru var herhalde” diyerek  “Bu kadar esrarı ne yapacaktın?” diye sordu. Ben de “120 kg malı satıp önceki mahkemeden doğan borçları kapatacaktım. Mal 120 kg idi benim malımı bu polisler almış lütfen tutanağa geçsin. İlla ceza yiyeceksem malım bunlara gitmesin” diyerek bağırdım. Sonra hakim sinirli bir şekilde azarlayarak beni akıl hastanesine sevk etti.

            Yani  55 kg  uyuşturucu emniyetten adliyeye giderken buharlaştı mı?

            Ben tartılırken oradaydım. Bunu gözümle gördüm. Dünya laf yedim emniyette. “Sen kimsin ki 120 kg mala çökeceksin?” diye yemediğim hakaret kalmadı. Beni baskı altına alarak ihbar ettiğim malın suçlusu yaptılar. Madem ben suçluyum onlar da suçlu, beraber yargılanalım istedim. Fakat hakim devletimizin şerefli polislerine inanmak varken benim gibi bir uyuşturucu satıcısına inanmadı ve akıl hastanesine sevk etti…

            Akıl hastanesinden deli raporu mu verdiler? Bu suçtan ceza almadınız mı?

            İlk başta tutuklanarak ceza evine girdim. Sevk işlemleri herhalde biraz zaman alıyor. Cezaevinde hem konuşma özürlü hem de zor duyan biri olarak kalmak kolay değil. Herkese masum olduğumu anlatmaya çalışmak da yorucu bir işti. Psikolojim her geçen gün daha da bozuluyordu. İçimdeki öfke giderek büyüyordu. Ailemin ziyaretime geldiği bir gün koğuşa dönerken, benimle dalga geçip vuran ve “Verdin mi siparişi” diyen bir gardiyana saldırıp yumruk attım. Boksör olduğum için gardiyanın tek yumrukta çenesi üç yerinden kırıldı. Alarm zilleri çalınca onlarca gardiyan beni bayılana kadar dövdü. Gözümü revirde açtım. Orada engelli mahkum olduğum için ayrı kurallara tâbi idim. Ziyaret yerleri ve imkanları farklı olmak zorunda idi. Ayrıca ilk darbeyi gardiyan attığı için hepsinden şikayetçi olacağımı söyledim. Cezaevi yönetimi, “Sen şikayetinden vazgeç biz de ekstra tutanak tutalım akli dengesi yerinde değildir diye zaten mahkeme seni sevk etmiş, sevk yazını hızlandıralım sen de kurtul biz de” dedi. Benim de deli olmak işime geldi. Bu kadar tutanaktan sonra deli raporu almak, konuşamayan ve çok az duyan biri için hiç de zor olmadı. O günden bugüne birçok suça karıştım. Şizofreni ve kişilik bozukluğu teşhisi konulduğu için hiç ceza almadım.

            Bu 120 kg esrardan ceza almadınız yani?

İlk olayda hiç suçum günahım yokken 8 yıl ceza aldım. Ondan sonra bir dünya suça karıştım, bir gün bile ceza almadım. Niye? Doğruyu söylediğim için bana deli dediler. Malım çalındı, polisler uyuşturucuya çöktü diye şikayetçi olayım dedim, önce cezaevine attılar sonra akıl hastanesine. Gardiyan dövdüm cezaevi olayı kapatmak için uyumsuz ve akli dengesi bozuk diye tutanak tuttu. Bu saatten sonra ne ben akıllanırım ne de bu kokuşmuş sistem düzelir. Polisin mal çaldığı, avukatın müvekkilini sattığı, mahkemenin doğru söyleyene deli, mal çalana kahraman dediği ve ödül verdiği bir sistemde ben de bu düzene ayak uydurdum. Keşke her şey taa en başından kanunlara uygun olsaydı da girdikten sonra istesen de çıkamadığın bu bataklığa düşmeseydim. Bu berbat hayata hiç bulaşmasaydım