8 Mayıs 2012 Salı

Tüp mide yöntemi zayıflatıyor


Tüp mide yöntemiyle ayda ortalama 8-10 kilo veriliyor ve yüzde 80 başarı sağlanıyor.
Cansu YILMAZ
Yıllardır kilo problemi yaşayan Seda Gülgeç, tüp mide ameliyatından sonra beş ay içinde 35 kilo verdi. Gülgeç şunları söyledi:
“Kilo vermeye çalıştıkça tekrar tekrar aldığım kilolar nedeniyle bu ameliyatı olmaya karar verdim. Yedi yıldır kilolarımla uğraşıyordum, denemediğim yöntem kalmamıştı. Uzman eşliğinde diyetler, spor programları, akapunktur, türlü zayıflama ilaçları vs. Bütün denemelerin sonucunda kilo verdiysem bile bıraktığımda fazlasıyla geri aldım. Artık eğilemiyor, yürüyemiyor, kıyafet bulmakta zorlanıyordum. Sürekli acıkıyordum ve çektiğim sıkıntılara rağmen yemek yemeyi durduramıyordum. Sonunda Ankara Numune E.A Hastanesi 6. Cerrahi kliniğinde ameliyat olmaya karar verdim.”
Ameliyat sonrası ilk ayda hiçbir şey yiyemediğini belirten Seda Gülgeç, suyu bile ölçüyle içtiğini söyledi. Gülgeç, ilk altı aydan sonra 6. Cerrahi diyetisyeni ile birlikte kendisi için hazırlanan yeme-içme programıyla düzene girdiğini belirterek şöyle konuştu:
“Gün geçtikçe incelmeye, rahat rahat hareket etmeye başladım. Ameliyattan önce 130 kiloydum. Ameliyat sonrası 5 ay içerisinde 35 kilo verdim. Ve sonunda bu ameliyatı olmakla hayatımdaki en doğru kararı vermiş olduğumu anladım.”
Ameliyatı gerçekleştiren Ankara Numune Hastanesi 6. Cerrahi Klinik Şefi Prof. Dr. M. Fatih Avşar, bu ameliyatı 18-65 yaş arasında en az 5 yıldır aşırı kilo problemi olan, ameliyat dışı yöntemlerle kilo verememiş kişilere uyguladıklarını; kan pıhtılaşması, ciddi kalp hastalıkları, solunum problemi olanlara ise bu yöntemi uygulamadıklarını belirtti.

Tüp mide ameliyatı nedir ?
Tüp mide ameliyatı obezite cerrahisinde özellikle son yıllarda artan oranda kullanılan yöntemlerden biridir. Yıllardır daha komplike bir ameliyatın ilk aşaması olarak kullanılmış, son yıllarda tek başına da etkili bir obezite ameliyatı olarak kabul edilmiştir. Bu ameliyatta mide hacmini daraltmak için midenin yaklaşık üçte ikisi dikey olarak kesilip çıkarılır. Bırakılan midenin hacmi 100 ml olup, kabaca tüp şeklindedir. Bu ameliyat esas olarak midenin çıkarılan kısmından salgılanan Ghrelin adı verilen hormon nedeniyle de iştah kontrolü ve doyma hissi üzerinde çok etkili bir ameliyattır.

4 Mayıs 2012 Cuma

Her şeye rağmen güzeldir aşk…


Elif ERSÖZ

“Aşk acı çekmektir” derdi, ama eklerdi diğeri hemen: “Aşk çektiğin acıdan memnun olmaktır, o acıya rağmen mutlu kalabilmektir…”
Böyle miydi gerçekten? Uzak yakınlarda ararsın ya bunun cevabını, iki satıra  mahkum edemezsin o derin duyguyu. Ona bağışladıklarından daha özgür değildir hiçbir şey. Beyazın ve masumiyetin hüküm sürdüğü bir coğrafyada, baktığın gördüğün hiçbir şeyden daha değerli değildir senin için. Kabullerin, inkarların hepsi de o kocaman denizde kıyıya vurmuştur. 24 saate sığmayan zamanlarda, hesapsız  uğraşların içinde çırpınırsın o mutlu olsun diye…
Aşkı sorgulamak sığ beyinlerin işi değildir, onu hissetmek derinine inmek gerekir. Hani “Yaşamayan bilmez” deriz ya işte o da değildir Aşk…O içten içe kanatan yanıyla içimizdeki başka karakterlerinin doğumuna sebep olan en güçlü döldür.
Çılgınlıklara gülüp geçenlere kahkahalar atabilmektir. Uç noktalara dokunabilmek, sessizliğindeki buruklukla bile yaşama sevincini hatırlatabilmektir. Yıldızlara aynı anda aynı duygularla seslenip onlara mucizelerin imkansız olmadığını anlatabilmektir…
Zamanla  aldığın solukları duymaz olursun, çünkü sadece onunkiler vardır. Sancıların başlar sonrasında, bir tek onunla istersin her şeyi, onun da seninle. Zamanın şekil değiştirdiği ve senin biçimlendirmene izin vermediği andasındır. Korkuların oluşur ardından yutkunamadıklarına dönüşür bir bir...
Rüzgar saçlarını dağıttığında, bir müziğin tınısında, şehrin ışıklarında, gittiğin yollarda her yer ve her şeyde hayali vardır. Kırgınlıklara dönüşen anların bazen hüsranların, hasretlerin yaraların içinde, ateşi söndürmeden ayakta kalabilmektir. Aşk inanılası değil, düşüncede ütopik, reelde acımasız, sert ve yıkıcı ama her şeye rağmen güzel ve yaşanılasıdır. Her şeye rağmen güzeldir aşk…

3 Mayıs 2012 Perşembe

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü Kutlanıyor


'Basın özgürlüğünde gerileme sürüyor'
Kısa adı RSF olan Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'nün verilerine göre 2011 yılında dünya çarpında 66 gazeteci öldürüldü.
Bu rakam bir önceki yıl öldürülen gazeteci sayısından yüzde 16 daha fazla.
RSF'nin verileri 2011'de 1044 gazetecinin tutuklandığını, 1959 gazetecinin saldırıya uğradığını, 499 basın kurumunun sansüre mağruz kaldığını, 71 gazetecininse rehin alındığını ortaya koyuyor.
RSF, 2012'nin ilk dört ayında ise 21 gazetecinin öldürülüp 161'inin hapse atıldığını bildiriyor.
ABD merkezli Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) ise yayınladığı son raporunda dünyada en fazla sansür uygulayan ülkeleri belirledi.
Afrika ülkesi Eritre'nin başı çektiği listede yer alan diğer ülkeler şunlar: Kuzey Kore, Suriye, İran, Ekvador Ginesi, Özbekistan, Birmanya, Suudi Arabistan, Küba ve Belarus.
CPJ ve birçok basın örgütü değerlendirmelerini farklı kriterler üzerinden yapabiliyor.
Türkiye'nin sicili kötü
Türkiye'deki 93 basın meslek örgütünü bünyesinde barındıran Gazeteciler Özgürlük Platformu'nun (GÖP) Dünya Basın Özgürlüğü Günü'yle ilgili açıklamasında ülkede 100'e yakın gazetecinin hapiste bulunduğu belirtildi.
GÖP'e göre bu sayı geçen yılın 3 Mayıs'ında 60 idi.
Gazeteciler hakkında açılmış davaların 10 bini bulduğu belirtildiği açıklamada 'oto sansürün de gazeteciler arasında virüs gibi yayılmasına' dikkat çekildi.
ABD merkezli Freedom House'un '2012 Basın Özgürlüğü' raporuna göre Türkiye 121. sırada.
Türkiye, RSF'nin 179 ülkeden oluşan basın özgürlüğü listesinde ise yine gerilerde, 148. sırada yer alıyor.
Uluslararası Af Örgütü'nün Dünya Basın Özgürlüğü Günü nedeniyle yayınladığı açıklamada birçok ülkeyle birlikte Türkiye de eleştirildi.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
"Türkiye'de ise gazeteciler keyfi olarak uygulanan ve azınlık muhalif fikirleri kovuşturmak amacı ile kullanılan yasalar uyarınca gözaltına alındı. Gazetecilerin bazıları uluslararası insan hakları hukuku çerçevesinde ifade özgürlüğü hakkının kısıtlanabileceği hususlardan daha geniş bir tanıma sahip olan Türk Ceza Kanunu’nun 216. Maddesi uyarınca gözaltına alındı. Türkiye’nin terörle mücadele mevzuatında terörizmin tanımı fazlasıyla geniş, muğlak ve ayrıca uluslararası insan hakları hukukunun gerektirdiği yasal kesinlikten yoksun bir şekilde yapılıyor."
En özgür ülkeler Kuzey Avrupa'da
Freedom House'un listesinde basın özgürlüğü alanında en özgür ülkeler Kuzey Avrupa'da yer alıyor.
197 ülkelik listede Finlandiya birinci sırada yer alırken bu ülkeyi Norveç, İsveç, Belçika, Danimarka ve Lüksemburg takip ediyor.
ABD listenin 24. sırasında yer alırken İngiltere ise 31. sırasında.
Listenin son sırasında ise Kuzey Kore yer alıyor.
“Basın özgürlüğünde gerileme sürüyor”
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Yönetim Kurulu Dünya Basın Özgürlüğü Günü nedeniyle yaptığı basın açıklamasında Türkiye'deki basın özgürlüğünde gerilemenin devam ettiğine dikkat çekti. TGC Yönetim Kurulu'nun açıklamasında "Tutuklu gazeteci sayısının 100'e yaklaştığı, gazeteciler hakkında açılmış davaların 10 bini bulduğu bir ülkede basın özgürlüğü adına ancak 'gerilemenin devam ettiğini' söyleyebiliyoruz. Ne yazık ki, bu yılda Freedom House örgütünün önceki gün yayınlanan son raporunda basın özgürlüğünde Türkiye, 197 ülke arasında 117'inci sırada ve kısmen özgür ülkeler arasında yer alıyoruz" denildi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin basın açıklaması şöyle:
"Türkiye'deki basın özgürlüğünü engelleyen ciddi sorunlar vardır. Bunların başlıcalar hukuki engeller, çalışma mevzuatı ve medyanın yapılanmasıyla ilgili sorunlardır.
1.Hukuki engeller:
Başta Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Yasasında çağdaş hukuk tanımlarına uygun iyileştirmelerin biran önce yapılması gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını dikkate almayan yasama çalışmaları ile uygulamaların değişmesi gerektiği tartışmasız bir gerçektir. Adalet Bakanlığının Ocak ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunduğu ve yasalarda görece iyileştirmeler yapan paketinden ise günümüze kadar hala olumlu bir gelişme görülmemesini de ilginç buluyoruz.
2. Çalışma mevzuatı:
Basın-İş Yasası olarak adlandırdığımız 212 sayılı Yasa ile değişik 5953 Sayılı Yasa, neredeyse uygulamadan kaldırılmıştır. 1952 yılında çıkarılan yasanın uygulanmaması halinde caydırıcı yaptırımı olmadığından, gazetecilerin çalışma güvenlikleri yok denecek düzeye indirgenmiştir. Gazetecilerin yıpranma haklarının kaldırılması ise zaten son derece güç koşullarda çalışan muhabir, kameraman, foto muhabirlerinin durumlarını daha da güçleştirmiştir. Halkın haber alma ve doğru yansız bilgilenme hakkına zarar veren bu durumun düzeltilmesi için TGC önerilerini Başbakan'a ve ilgili bakanlara iletmiştir.
3. Medyanın yapılanması, Siyasetin ve sermayenin müdahalelerine karşı koyacak bir nitelik taşımamaktadır.
Özellikle ana akım medyada editoryal bağımsızlığın sağlanamaması gördüğümüz en önemli olumsuzluktur. Gazetecilik mesleğini gerçekleştirmek günümüz koşullarında daha da zorlaşmıştır. Tutuklu gazeteci sayısının 100 dolayında olduğu, gazeteciler hakkında açılmış davaların ise 10 bini bulduğu bir ülkede basın özgürlüğünden söz etmek olanaksızdır. Bu yıl da basın özgürlüğü sıralamasında Türkiye'nin 197 ülke arasında 117'inci sırada ve kısmen özgür ülkeler arasında yer bulmasını ülkemize yakıştıramıyoruz.
Bütün bunların ışığında Dünya Basın Özgürlüğü Günü'nde gazetecilere yönelik gözaltı, tutuklama mahkûmiyet, saldırı, yaralama ve cinayet gibi basın özgürlüğü ihlallerinin artık son bulmasını istiyoruz.
Editoryal bağımsızlığı ortadan kaldıran, basını oto sansüre yönelten baskıların kaldırılmasını talep ediyoruz.
Olağanüstü dönemlerin ürünü olan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin devamı niteliğinde gördüğümüz Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasını bekliyoruz."
“Basın Özgürlüğü İrtifa Kaybediyor”
Basın Konseyi ise 3 Mayıs “Dünya Basın Özgürlüğü Günü” nedeniyle yayınladığı basın açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
“Basın özgürlüğü, çağdaş demokratik sistemlerde rejimin en önemli teminatıdır ve bu nedenle çağdaş dünyada, basın yoluyla düşünceyi açıklama özgürlüğünün ve çok sesliliğin korunmasına özel bir itina gösterilir. Türkiye’de ise bugün gelinen noktada, özellikle siyasal iktidar tarafından basına yönelik olarak uygulanan sistematik baskı ve yıldırma stratejileri yüzünden basın özgürlüğü hızla irtifa kaybetmektedir.
Hâlihazırda 100’e yakın gazetecinin haklarında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmaksızın tutuklu olarak zindana atılmış olmaları ve gazeteciler hakkında açılmış 10000’e yakın hukuk ve ceza davası, yaratılmış olan bu korku imparatorluğunu açıkça gözler önüne sermektedir. Diğer bir ifadeyle, Türkiye’de bugün siyasal iktidarın benimsediği ve inşa etmeye uğraştığı rejim, basın özgürlüğü açısından ancak darbe dönemleri ile karşılaştırılabilir bir despot rejim uygulamasıdır ve bu uygulamanın çağdaş demokratik sistemler ile yakından uzaktan hiçbir ilişkisi yoktur.
Ancak siyasal iktidarın bir türlü anlamadığı veya anlamak istemediği husus, 21. Yüzyılda basın yoluyla düşünceyi açıklama özgürlüğüne getirilen açık veya örtülü hiçbir baskı veya zulmün gizli kalmayacağı gerçeğidir. Nitekim Türkiye’de siyasal iktidarın basın özgürlüğüne yönelik uyguladığı sistematik baskılar, çağdaş dünya tarafından da dikkatle izlenmekte ve yaşanan/yaşatılan tüm olumsuzluklar tarihe not düşülmektedir. Bu anlamda, son olarak dünyanın en saygın düşünce kuruluşlarından Freedom House tarafından henüz 2 gün önce yayınlanan 2012 Yılı Basın Özgürlüğü İndeksi’nde Türkiye, indekse dâhil edilen 197 ülke arasında Kongo, Nepal, Kolombiya ve Senegal ile aynı grupta “yarı özgür” bir ülke olarak 117. sırada yer almıştır.
Bu verilerin ışığında başta siyasal iktidar olmak üzere tüm ilgilileri, hiçbir şekilde içimize sindiremediğimiz bu olumsuz tabloyu ortadan kaldırmaya yönelik olarak, basın özgürlüğüne yönelik anlayış ve uygulamalarını ivedilikle yeniden gözden geçirmeye çağırıyoruz.”
“Özgür bir ülkenin gazetecileri olmak istiyoruz”
11 meslek örgütü tarafindan olusturulan G-9 GAZETECI ORGUTLERI PLATFORM’nun 3 Mayıs Dunya Basın Özgürlüğü Günü’ne ilişkin ortak basın açıklamasında ise “Kısmen değil, tam özgür bir ülkenin gazetecileri olmak istiyoruz” dendi. Açıklama metninde şu görüşlere yer verildi:
“Bir 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü daha kırık, üzgün ve öfkeli karşılıyoruz. Üzgün ve öfkeliyiz; çünkü gazeteciler hapis, gazeteciler işsiz. İşsizlik ve hapis tehdidi altında yazabilenlerin kalemleri ise ürkek.
ABD’nin Freedom House’u 2012 Dünya Basın Özgürlüğü Raporu’nda Türkiye’yi bu yıl bir puanını daha silerek 117. sıraya koydu. Basın ve ifade özgürlüğü açısından 2012’nin 2011’den daha kötü olduğunu saptayarak, “kısmen özgür” ülkelerden saydı bizi.
Bizler, aşağıda imzası bulunan meslek örgütlerinin üyeleri olarak, kısmen değil tamamen özgür bir ülkenin gazetecileri olmak istiyoruz ve öyle olana kadar da mücadelemizi sürdüreceğiz.   
Kendi meslek örgütlerinin çığlıklarını, raporlarını duymayan, onlara “Siz kimsiniz?” diye seslenip, içerdeki meslektaşlarımızı tecavüzcü tacizci ilan edenler, belki ABD imzalı raporları duyacaklardır. İşte o raporlar; Türk hükümetinin 2011 yılında “hoşuna gitmeyen” haberlere baskı uygulamaya devam ettiği ve Türkiye’nin dünyada en fazla tutuklu gazetecinin bulunduğu ülkelerden biri olduğu söylüyor.
O raporlar, bizim yıllardır tekrarladığımız gibi, Türk Ceza Yasası ile Terörle Mücadele Yasası’nın basın ve ifade özgürlüğüne zarar verdiğini söylüyor.
“Ama umutsuz değiliz”
2010 yılında cezaevlerinde 30 gazeteci varken, bu rakam 2012’de 104’e kadar çıktı. Hakkında soruşturma açılan her meslektaşımız hakkında mutlaka bir “örgüt bağlantısı” kuruldu. O bağlantılar üzerinden “kitlesel gazeteci tutuklamaları”na tanık olduk.
Haber takibi, haber izleme, kitap yazımı, iktidara muhalif habercilik, Kürt medyasında çalışmak gibi iddialar  “terörist” olarak damgalanmak için yeterli oldu. Bir tedbir ve istisna olması gereken tutukluluk rutin bir uygulamaya dönüştü.
Bir taraftan iktidarın kitlesel tutuklamaları yaşanırken, sendikamız iktidarın hedefi haline gelirken, öte yandan da patronların dayattığı “kitlesel işsizlik”, bu 3 Mayıs’ı da bıçağın gazetecilerin kemiğine dayandığı günlerden biri yapıyor.
Ama umutsuz değiliz. Dışardaki gazeteciler içerdeki gazeteciler için yürüyor.
Dışarıda da, içerde de olsak “kısmen özgür” bir ülkenin gazetecileri olmayı kabul etmiyoruz.
İçeridekiyle, dışarıdakiyle ve bizlerin çabasının aslında halkın haber alma hakkını savunmak olduğunu kavrayanlarla birlikte “tam özgür bir ülkenin” gazetecileri olana kadar yürümeye devam edeceğiz.”
G-9 Gazeteci Örgütleri Platformu Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Ankara Temsilciliği, Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), Parlamento Muhabirleri Derneği (PMD), Foto Muhabirleri Derneği (FMD), Ekonomi Muhabirleri Derneği (EMD), Diplomasi Muhabirleri Derneği (DMD), Profesyonel Haber Kameramanları Derneği (PHKD), Turizm ve Çevre Gazetecileri Derneği (TURÇEV), Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ) Türkiye Temsilciliği ile Basın Yayın  İletişim ve Posta Emekçileri Sendikası’ndan (Haber-Sen)
oluşuyor.

29 Mart 2012 Perşembe

Paran varsa “Huzurevi” paran yoksa “Sokak”

Nur Banu ARAS
Parası olan yaşlıları lüks huzurevleri beklerken, huzurevinde kalacak parayı bulamayanlar sokaklarda yaşamaya çalışıyor.

Yaşın ilerlemesi ile hem yaşanan kayıplar hem de fiziksel ve ruhsal durumda değişikliklerin olması, yaşlıları toplumsal yalıtıma oldukça duyarlı hale getiriyor. Kentleşmenin artmasıyla birlikte geniş ailelerin çekirdek aileye dönüşmesi, geleneksel hayatı ve kültürü de değiştiriyor. Bu değişimle birlikte yaşlının aile içindeki önemi ve değeri azalıyor. Kuşak çatışmalarının belirginleşmesi ile yaşlının evde bakımı gençlerin zoruna gidiyor.
Huzurevleri, yalnız ve kimsesiz bireylerin huzur, güven, sağlık ve mutluluklarını sağlamak, onların fiziksel, ruhsal ve toplumsal gereksinimlerini karşılamayı amaçlıyor. Ankara’ da altı devlet huzurevi,18 de özel huzurevi bulunuyor. Bu huzurevlerinde yaşlıların bakımı yapılıyor, moral ve motivasyonlarının artması için çeşitli sosyal aktiviteler düzenleniyor. Yaşlılarla tek tek ilgileniliyor, sağlık problemi olan yaşlılar içinse huzurevlerinde hemşire ve doktorlar yedi gün yirmi dört saat çalışıyor. İlaç saati gelen hastaların ilaçları hasta bakıcılar tarafından veriliyor.
Ankara da özel bir huzurevinde çalışan Elif Hemşire, huzurevinde barınan yaşlıların yaşamını anlattı:
"Huzurevimizde genellikle alzheimer hastaları kalıyor. Yaşlılarımızın ihtiyaçları burada çalışan doktor, hemşire ve hastabakıcılar tarafından karşılanıyor. Yaşlılarımız günlük gazetelerini okuyabiliyorlar. Kişiye özel sosyal aktivitelerimiz de oluyor. Yaşlılarımızı yakınları istediği saatte ziyarete gelebiliyor ve izin aldıkları zaman götürüp dışarıda gezdirebiliyorlar. Yaşlılarımızın morallerini arttırmak için hemşirelerimiz gözetiminde geziler düzenleniyor."

Parası Olmadığı İçin Sokakta Yatıyor 
Eşini kaybettikten sonra yalnız kalan ve yeğeni tarafından dolandırılıp sokağa atılan Mehmet Karadağ (70) ise parası olmadığı için sokakta yatıyor. Hayatını, topladığı kartonları satıp kazandığı para ile sürdürüyor. Karadağ yaşamını şöyle anlatıyor:
“Eşim öldükten sonra çok yalnız kaldım, yeğenim bankadaki bütün paramı çekip beni sokağa attı. Ben de parasızlıktan sokaklarda yatıyorum. Gündüz karton toplayıp akşam bu kartonları satıp karnımı doyuruyorum. O da ne kadar doyarsa artık, çünkü günde beş on lira kazanıyorum, onunla da sadece çorba içebiliyorum. Yatacak yere verecek param olmadığından sokaklarda kalıyorum.”
“Benim gibi sokakta kalan bir çok kimsesiz yaşlı var devletin bize sahip çıkmasını istiyoruz” diyen Mehmet Karadağ, artık sokakta yatmak istemiyor.
Mehmet Karadağ ve onun gibi sokakta kalan diğer yaşlılar yetkililerin kendilerine sahip çıkmasını ve en azından onlara kalacak bir yer tahsis edilmesini istiyorlar.

19 Mart 2012 Pazartesi

YILBAŞI: 21 MART-NEVRUZ

Burkay BANATOĞLU
Her ne kadar ülkemizde bir kaos günü olarak düşünülse, emniyet güçlerinin tedbirler aldığı, en az birkaç kişinin yaralandığı bir gün olarak bilinse de Asya’daki Türk Devletleri bunlardan çok farklı bir Nevruz’un içerisindeler. Çünkü Nevruz terör değil BAYRAMDIR…

Eski zamanlarda toplum hayatı için takvim bugünkünden çok daha önemli bir yer tutuyordu. Özellikle tarımla uğraşan toplumlar, ekim ve hasat zamanını çok iyi ayarlamak zorundaydılar. Her yıl düzenli bir şekilde değişen hava koşullarını bir zaman kalıbına oturtmak onlar için kaçınılmazdı. Mayalardan Latinlere kadar, dünyanın farklı yerindeki pek çok farklı toplum –büyük ihtimalle- birbirlerinden habersiz olarak farklı takvimler geliştirdiler. Doğal olarak binlerce yıl Asya’da hüküm süren Türk toplumları için de bir takvimin kullanılması kaçınılmazdı.

12 Hayvanlı Takvim
Türk devletlerinin kullandığı ilk takvim olarak, 12 hayvanlı takvim kayıtlara geçmiştir. Pek çok kayıtta bunun adına 12 Hayvanlı Türk Takvimi olarak da rastlarız. Yine bu takvimde yıl başının 21 Mart olduğu düşünülmektedir. Peki nedir bu 21 Marttaki özel durum?
21 Mart, güneşin güney yarım küreden kuzey yarım küreye dike yakın açılarla geldiği gündür. Kısacası kuzey yarım küredeki pek çok coğrafya için “bahar”ın gelmesi demektir. Aynı zamanda gündüz ve gecenin eşit olduğu iki ekinoks tarihinden bir tanesidir.
Özetle 21 Mart tarihi bolluğun, bereketin ve o dönem inanışlarına göre büyük önem taşıyan güneşin müjdecisidir.
Ayrıca efsaneye göre Türkler sıkışıp kaldıkları Ergenekon’dan 21 Mart tarihinde kurtulmayı başarmışlardır. Türklere özgürlük getiren bir gündür.
Türk efsaneleri 21 Martı, Ergenekon Destanıyla birleştirirken İran mitolojisi ise farklı bir rivayetten söz eder. İran mitolojisine göre, Tanrı dünyayı, insanı ve güneşi bu günde yaratmıştır. İran’ın efsanevi padişahı Kiyumers tahta oturarak bugünü bayram ilan etmiştir. İran’da ihtişamın sembolü olan Cemşid de aynı gün tahta oturmuştur. Pers mitolojisi’nde ise Hz.Adem’in 7. torunu olan Cem, 21 Mart günü Azerbaycan’a gelmiş ve bugünü bayram ilan etmiştir.
Nevruz kelimesi Farsça kökenli bir kelimedir. Nev=yeni, Ruz=gün kelimelerinin birleşmesiyle oluşur; Yeni gün… Yukarıda anlatılan Pers-İran mitolojilerinin yaygınlığından ötürü bu bayramın adı Farsça’dır
21.Yüzyılda Nevruz
Ülkemizde Nevruz siyasi taleplerin dile getirildiği bir gün olurken, diğer Türk Devletleri’nin hemen hepsinde resmi bayramdır. TRT vasıtasıyla takip ettiğimiz etkinlikler gerçekten büyük coşku ile kutlanmaktadır.
Törenler sadece resmi törenlerle sınırlı kalmamış, halka da inmiştir. Köylerde, kasabalarda gencinden yaşlısına her kesim tarafından büyük bir sabırsızlıkla beklenir ve 21 Mart tarihi geldiğinde bu devletlerde bir bayram havası esmeye başlar.

 Türk Devletlerinde Nevruz adetleri        

- 21 Martta, anneler özel bir yemek pişirirler, yemeğin tadına göre o yılın nasıl geçeceği yorumlanır (Azerbaycan).
- Temiz elbiseler giyilerek yüksek bir tepeye çıkılır ve güneşin doğuşu karşılanır (Kazakistan).
- Yeni yılda sağlıklı olunması için üzerinden atlanan ateşin, yeni yılın ilk sabahında yakılarak ertesi günün ilk saatlerine kadar söndürülmemesi yaygın bir uygulamadır (Kırgızistan).
- Sofralara baş harfi “S” olan yedi tür yemek konulur (Özbekistan).
- Nevruz günü geldiğinde salıncaklar kurularak sallanılır ve bu şekilde kötü enerjilerin atılacağına inanılır (Türkmenistan).
Bu geleneklere baktığımızda bazıları eski Türk dinlerinden motifler taşır, bazıları ise İslamiyet’teki Hıdırellez kutlamalarından izler taşır.
Bunların dışında ki adetler ise Nevruzun, bayramlığına yakışan adetlerdir; yeni kıyafetlerin alınması, her zamankinden daha lezzetli yemeklerin pişirilmesi, büyüklerin ve akrabaların ziyaret edilmesi vb. adetler tıpkı Ramazan ve Kurban bayramındaki tatlı telaşları andırır.

16 Mart 2012 Cuma

Açık Hava Buharlı Lokomotif Müzesi kaderine terk edildi

Serkan Kaya
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları’nın  (TCDD) Ankara tren garı yakınlarındaki Açık Hava Buharlı Lokomotif Müzesi şu günlerde harabeye dönmüş durumda. Bu duruma, müzeye ziyarete gelen yerli ve yabancı turistler tepki gösteriyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın ortaklaşa girişimleri sonucu ülkemize kazandırılan Açık Hava Buharlı Lokomotif Müzesi şimdilerde ziyaret edilemez halde bulunuyor. Geçmişten günümüze 11 buharlı lokomotifin bulunduğu müzenin kapıları zincirli kilitlerle kapalı durumda. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları’na ait olan müze Ankara’nın Ulus semtinde bulunuyor. Müze şehir merkezinde olduğundan ziyaretçileri de bir hayli fazla, ancak ziyarete gelen yerli ve yabancı turistler karşılaştıkları durum karşısında şaşkın ve tepkili. Hiçbir açıklama yapmadan kapılarını kilitleyen müzeye gelen turistler eli boş dönüyor. Ziyaretçiler tepkilerini TCDD Genel Müdürü  Süleyman Karaman’a iletmeye çalışmışlar, ama başarılı olamamışlar.

Ziyaretçiler Tepki Gösteriyor
TCDD Açık Hava Buharlı Lokomotif Müzesi’ ne ziyaretine gelen ve tepki gösterenlerden biri de emekli öğretmen Cihan Keser. Cihan Keser “ Ailemizle müze ziyaretine geldik ama gördüğümüz durum karşısında çok şaşırdık. Ülkemizin bu güzel başkentinde bu müzeyi bu halde görmek üzüntü verici. Yetkililerle görüşmeye çalıştım fakat başarılı olamadım. Dilekçe yazdım , internetten mail attım ama nafile. ” diyerek tepkisini dile getirdi.
Müzede bulunan önemli bilgiler
Açık Hava Buharlı Lokomotif Müzesi’nin kapıları kapalı olduğundan ziyaretçilerin merak ettiği fakat ulaşamadıkları önemli bilgileri derledik.
Demiryollarında İlkler
İlk tren: 1848 yapımı FAIRFIELD adlı trendir. Saatte 40 km hız yaparak birinci mevkide 16, ikinci mevkide 32 yolcu taşıyordu. Birinci Mevkiin panoramik pencereleri bu alanda öncülük yaratmıştır.
Koridorlu ilk vagon: 1853’te New York’ta yapıldı. 15 metre uzunluğundaki vagon, beş kompartıman ve bir WC’ye bölünmüştü. Mekanların hepsi de 45 cm genişliğinde bir koridora açılıyordu.
İlk yataklı tren: 1836 yılında Pennslyvannia-Chambergburg adlı trene ilk yataklı vagon konuldu. Vagon dört kompartımana ayrılmıştı. Yolculara yastık, battaniye verilmediğinden ayakkabı ve giysileriyle kıvrılıveriyorlardı.
İlk dizel lokomotif: Düzenli sefer yapan dizel lokomotif İsviçre’de yapılıp, Tunus demiryollarında işletildi.
İlk gezinti treni: 1834 yılında Glasgow demiryolunca hizmete verildi. Belirli bir olay için tek seferlik tren gezisi 7 Ağustos 1839 günü İngiltere’de küçük bir istasyona gerçekleştirildi.

Buharlı tren turlarının yapıldığı ülkeler ile hatları
Türkiye: Batı ve Doğu Anadolu bölgelerinde turistik amaçlı turlar düzenlenmektedir. Çalışabilir durumda 58 adet buharlı lokomotif bölgelerde bulunmaktadır.
Hindistan: Delhi-Bombay-Himalaya turu
Pakistan: Lahor-Peşaver
Çin: Pekin-Datong arası turistik turlar, ülke genelinde yılda 400 adet üretilen buharlı lokomotifler her coğrafi bölgenin özelliklerine göre yapılıp kullanılmaktadır.
Endonezya: Cibatu-Sumatru
Güney Afrika: Johanesburg-Kimberley
Polonya: Güney Batı Polonya ile Bohemya turu
Macaristan-Avusturya-Almanya: Zaman zaman birbirlerine bağlantılı olarak bu ülkeler arasında tren turları düzenlenmektedir.
Fransa: Marsilya-Nice-Limone
İsviçre: Davos-Lanquart 

2 Mart 2012 Cuma

Başkentin tarihsel portresi: Ankara Kalesi

Özgür EKİM
Geçtiğimiz Ağustos ayında CNBC-e Business dergisi tarafından yapılan anket çalışmasında, “Türkiye’nin en yaşanabilir şehri” Ankara seçilmişti. Biz de bu bağlamda Ankara’nın tarihsel dokusuna ışık tutan ve bir simge haline gelen Ankara Kalesi’ni izlemeye aldık. Ankara Kalesi tarihi dokusu bakımından değerlendirildiğinde, bu özelliğini yitiren bir yapıt karşımıza çıkıyor.
Kale çevresinde yapılaşmaya imkan tanınması, buna bağlı olarak yaşanan altyapı problemleri, kalenin bazı noktalarındaki yoğun atık çöp kokusu, bitmeyen  restorasyon çalışmaları ve bu çalışmalar neticesinde kale içine giriş çıkışın olmaması, son zamanlarda yaşanan hırsızlık olayları gibi olumsuzluklar kalenin tarihsel dokusunu zedeliyor. Bunun yanında dar sokaklar ve bu sokaklara araç girmesi ve otopark problemi kaleyi ziyaret eden yerli ve yabancı turistler için zorluk teşkil ediyor. Ayrıca, halihazırda devam eden kanalizasyon çalışmaları da ziyaretçileri huzursuz ediyor. Ancak tüm bu olumsuzlukların yanında kaleyle ilgili güzel izlenimlerde edinmedik değil.
Ankara Kalesin’de neredeyse her türlü ihtiyacı karşılayacak mekanlar mevcut. Müzeler, Hediyelik eşya satan dükkanlar, aktarlar, nalbur dükkanları, gümüşçüler, kafeler, restaurantlar, eğlence mekanları gibi sosyal aktivite alanları var. Bunların yanı sıra tarih olmaya yüz tutmuş meslekler arasında yer alan çuvalcılık, tesbihçilik, bakırcılık, dokumacılık gibi el emeği gerektiren mesleklerin ürünleri de mevcut.
Kale halkına gelince, yerli halk zamanla şehir merkezine göç etmiş ve buralara özellikle doğu ve güney doğu Anadolu bölgesinden yoğun göç yaşanmış. Halk günlük yaşamını erkekler kahvede, kadınlar evlerinin önünde oturup sohbet ederek geçiriyorlar. Kale ve çevresini tanıtma görevini rehber çocuklar üstlenmiş.
Gelelim kale esnafına. Yaptığımız görüşmelerde gördük ki, esnafın en çok şikayet ettiği nokta, turist sayısında yıldan yıla görülen azalma ve kontrol edilmeyen araç trafiği.
Tarihin gölgesinde şirin bir kafe: Gramofon Kafe
Samanpazarı’nda yer alan ve her yanı taş plaklar, eski film makineleri, radyolar ve gramofonlarla donatılmış bir mekan gramofon Kafe. İçeri girer girmez taş plaktan yükselen ve insanı alıp geçmişe götüren nağmeler kulağınızı dolduruyor. Mekan sahibi gramofon Ali olarak da tanınan Ali Olcay. Olcay, yaklaşık 40 bin eserlik bir arşive sahip olduğunu söylüyor.
Gramofon sevgisini sonradan kazandığını, insan sesine en yakın tınıyı plağın verdiğini ve bunun çok etkileyici olduğunu ifade eden Ali Olcay, daha önce küçük bir dükkanının olduğunu ve burada gramofon tamir edip küçük dinletiler sunduğunu belirtti. Ali Olcay, Cumhuriyet gazetesinin kafesinde ve cumhuriyet etkinliklerinde dinletilerde bulunmuş. Artan ilgi üzerine de bu kafeyi açmış.
Gramofon Ali burada hem antika eserleri sergiliyor hem de plak alım-satımında bulunuyor. Öte yandan büyük bir Orhan Gencebay hayranı olan Ali Olcay’ın bir de Orhan Gencebay köşesi var.
Gramofon Kafe’de sabah kahvaltısı, öğle yemeği ya da sıcak soğuk içecek imkanı mevcut. Gramofon Kafe her yönüyle tarih, kültür ve sanat kokan bir mekan.
Gördük ki Ankara Kalesi artılarıyla, eksileriyle kültür turizmine katkısı olan bir mekan. Bu yazıyı okuyanlar “Ankara Kalesi’nin, Ankara’nın yaşanabilir şehir sıralamasında birinci seçilip seçilmemesiyle ne alakası var?” diyebilir. Alaka şudur ki; bir şehrin tarihi dokusu o şehrin simgesi halindedir ve o doku o şehrin kültürel tablosunu oluşturur. Bu tablo ne kadar parlaksa, o şehir yaşanmaya o kadar müsaittir.